
Bir pazar tezgahını fotoğraflamak bile artık bu ülkedeki çöküşü anlatmaya yetiyor. Soğanın kilosu 70 lira, patatesin kilosu 50 lira. Tezgahın üstünde bir de "Kredi kartına taksit vardır" tabelası asılı; yani artık kuru soğanı bile taksitle almak bir seçenek haline gelmiş. Sokaktaki bir vatandaşın elindeki tabelada yazan söz aslında bütün tabloyu özetliyor: "Yiğit muhtaç olmuş kuru soğana." Bu bir mizah değil, bir itiraf; bu ülkede en sıradan mutfak ihtiyacı bile artık bir lüks haline geldi.
Soğan ve patates, mutfağımızda pişen yemeklerin vazgeçilmez iki temel ürünüdür. Sadece lezzet katmazlar; çorbayı, yemeği çoğaltırlar, dar bütçeli bir hanenin sofrasını doyurucu kılan ucuz ve bereketli girdilerdir. Bir ülkede tarımsal çöküşü anlatmak için makro ekonomik tablolara bakmaya bile gerek yok; soğan ve patates tezgahı, o çöküşün en çıplak, en gündelik fotoğrafıdır. Bugün geldiğimiz noktada bu iki üründe yaşanan fiyat artışı, dar gelirlinin satın alma gücünün üzerine çıkmış durumda. Bir ailenin en ucuz, en erişilebilir besin kaynağı bile artık hesap kitap yapılarak alınıyor.
Bu tablonun sebebi kader değil, tercihtir. AKP iktidarı yıllardır tarımı plansız bir şekilde kendi kaderine terk etti. Ancak mesele yalnızca ilgisizlik değil; bilinçli bir tercihin sonucu. Yerli üretici girdi maliyetleri, akaryakıt ve elektrik zamları altında ezilirken, yabancı şirketlere ve büyük yerli tarım ithalatçılarına tanınan vergi muafiyetleri bu kesimlere sınırsız bir kazanç alanı açtı. Yerli üretici desteksiz bırakılırken, ithalatçı sermaye teşvikle büyütüldü. Bugün tezgahtaki fahiş fiyatın perde arkasında, kredi kartına taksitle satılan bir kuru soğan var; bu AKP'nin kara düzeninde tarımsal üretim ile halkın gıda tüketimi arasındaki zincirin koptuğunun görsel bir kanıtıdır.
Bu çöküş soyut bir istatistik değil. 2026 yılı itibarıyla net asgari ücret 28.075 lira, dört kişilik bir ailenin sağlıklı beslenebilmesi için gereken aylık gıda harcaması yani açlık sınırı ise 35.174 liraya dayanmış durumda. Asgari ücretle ya da bunun altındaki bir emekli maaşıyla geçinmeye çalışan bir hane için sağlıklı beslenmek matematiksel olarak imkânsız hale geldi. Soğanın, patatesin bu denli pahalanması, bu imkânsızlığın en somut, en gündelik hâli.
Hal esnafını ya da tezgahtaki satıcıyı suçlamak kolaycılıktır ve haksızlıktır. Ürünü toplayan, taşıyan, kayıt altına sokan, vergisini veren bu esnaf da bu çarkın bir başka mağdurudur. Asıl sorun, tarladan sofraya kadar uzanan zincirde hiçbir kamusal planlamanın olmamasıdır. Üretici borç sarmalına terk edilmiş, tüketici ise eline geçen parayla karnını doyuramaz hale gelmiştir. İkisi de aynı bozuk düzenin farklı yüzleridir.
Samsun bu çelişkinin en çarpıcı örneği. Samsun üretim verimliliği ve ürün çeşitliliği açısından sebze, çeltik, fındık, kenevir ve tütün gibi ürünlerde Türkiye'nin en çok üretim yapılan ilk 1-5 ili arasındadır. Böylesine güçlü bir bitkisel üretim potansiyeline sahip bir ilde vatandaşın kuru soğanı, patatesi bile yüksek fiyata alması, sorunun üretimde değil, üreticiyi de tüketiciyi de koruyamayan politikalarda olduğunu gösteriyor. Bu tablo, Samsun ovalarının heba edilen potansiyelinin de en somut kanıtıdır.
Çözüm bellidir. Tarım, dar bir bürokratik alan olmaktan çıkarılıp sanayiden enerjiye, eğitimden teknolojiye kadar bütüncül bir devlet stratejisiyle ele alınmalıdır. Yerli üreticiyi koruyacak, ithalatı denetleyecek, vergi muafiyetlerini gözden geçirecek kamusal bir üretim ve fiyat planlaması acilen hayata geçirilmelidir. Çiftçi yardıma muhtaç bir kesim değil, bu ülkenin gıda güvenliğini omuzlayan stratejik bir ortak olarak görülmelidir.
Soğanın, patatesin bu kadar pahalandığı bir ülkede söylenecek tek söz şudur: AKP'nin bu kara düzeni değişmeden ne sofralar dolar ve hane halkı doyar ne de tarlalar bereketlenir. Gıda güvenliği ulusal güvenliğin ta kendisidir.