
30 Nisan'da Samsun Valiliği'nin düzenlediği COP31 İklim Çalıştayı'nda 250 katılımcı, 14 tematik masada iklim, su, gıda israfı, plastik ve enerji başlıklarını "görüştü". Tek somut çıktı olan "Yerel Sıfır Atık Hedef Belgesi" ise - her zamanki gibi - ileride yapılacak Sonuç Konferansı'na ertelendi. Söylem bugün, sorumluluk yarın, hesap hiçbir zaman.
Çünkü bu COP31 müzakerelerinde de kömürden, petrolden, doğal gazdan çıkış takvimi yok. Fosil yakıtlarla dönen şehirlerin otomobil bağımlısı ulaşım sistemleri tartışılmıyor. Plansız yapılaşmanın ve betonun her yağmuru sele çevirdiği kentsel düzensizlik gündemde değil. Olan şu: iklim krizi bir söylem olarak iktidarın vitrinini süslüyor; somut politika olarak ise şirketlerin önünü açmaya yarıyor.
"Sayın Emine Erdoğan Hanımefendinin Onursal Başkanlığında" - bu cümle, Samsun Valiliği'nin resmi davet yazısının ilk satırıdır. Bir valiliğin kamu faaliyetini bu sıfatla meşrulaştırması; Türkiye'nin çevre politikasının nasıl bir aile şirketi modeline dönüştüğünü tek cümlede özetlemektedir. Mülki idarenin Anayasa ve kanunlardan alması gereken gücü, "onursal" sıfatların gölgesinde araması bir yönetim krizi değil, bir rejim krizidir.
Bu tablo; kamu bütçesiyle beslenen Türkiye Çevre Ajansı ile özel hukuka tabi Sıfır Atık Vakfı arasındaki geçirgenliğin, denetimden kaçırılan devasa bir rant havuzu oluşturmak için kurgulandığını göstermektedir. Kamu kaynakları vakfın vitrinini besliyor, vakıf ise iktidarın çevre söylemini meşrulaştırıyor.
Oysa Samsun'un gerçekleri konferans salonlarında konuşulanlarla büyük tezat teşkil ediyor:
Çarşamba Ovası talan kıskacında:Ovanın Çarşamba Havaalanı ile Yeşilırmak arasında kalan en verimli kısımları kirletici ağır sanayi yatırımlarına açılmaktadır. Çarşamba Şeker Fabrikası'nın tasfiyesi ve arazilerin MKE'ye devriyle bu yıkım süreci hız kazanmıştır. Çarşamba Biyokütle Santralı, yer altı sularımızı tehdit etmeye devam ederken, hukuk mücadelesi kazanılmış olmasına rağmen süreç hâkim değişiklikleri ve yandaş bilirkişi raporlarıyla tıkanmaktadır.
Kıyı ve orman yağması:Tekkeköy'de Karadeniz asit tankları için doldurulurken; Kavak ve Atakum'da taş ocakları içme suyumuzu tüketmektedir. Mahkeme kararlarına rağmen firmalar yargı süreci bitmeden çalışmayı sürdürmektedir. Kavak Şahindağları'nda 2019'da başlatılan altın madeni arama sondajı, daha maden faaliyete geçmeden pınarları kurutmuş, orman içine kilometrelerce yol açılmasına ve binlerce ağacın kesilmesine yol açmıştır.
Mera tahribatı:Havza ve Ladik meraları, hayvancılığı yok etme pahasına sanayi ve enerji alanlarına; Canik'te ise imar alanlarına kurban edilmektedir.
AKP iktidarının 2023'te Orman Kanunu'nda yaptığı değişiklik ve Su Kirliliği Yönetmeliği düzenlemeleri, bu "ekolojik kırımın" yasal zeminidir. Çevre yönetiminin gelir getiren tarafını organize eden, koruyucu tarafını ise törpüleyen siyasi iktidar; bilimi holdinglerin, kamu idaresini ise hanedanın emrine vermiştir.
Samsun'da yağan her şiddetli yağmur sele dönüşüyor. Gülsan'dan Canik'e, Atakum'dan İlkadım'a caddeler göle dönüyor, bodrum katlar sular altında kalıyor, istinat duvarları yıkılıyor. Bunun nedeni yalnızca iklim değil; rant güdümlü imar kararlarıyla betonlaşan şehir, dere yataklarına sokulan yapılar, yetersiz drenaj altyapısı ve toplu taşıma yerine otomobili merkeze alan ulaşım politikasıdır. COP31 bunları konuşmuyor; OMÜ Konukevi'ndeki çalıştay da konuşmadı. Çünkü konuşmak, sorumlu tutulmak demek.
30 Nisan'da OMÜ kampüsündeki o salonda eksik olan tek şey; bu gerçekleri dile getirecek olan Ziraat Mühendisleri Odası ve Samsun Çevre Platformu (SAMÇEP) gibi kurumların davet edilmemiş olmasıdır. Halkın ve uzman meslek odalarının dışlandığı bir çalıştaydan "çevre koruma" kararı çıkmaz. Bilinmelidir ki; vatanı korumak, toprağı, suyu ve çocukların nefes aldığı havayı bu vesayetçi rantiye düzeninden korumakla başlar.