Dr. Hasbi Aslan

Hepimiz kanaat toplumunun bir bireyi haline dönüştürüldük: Gerçeğin bir değeri kalmadı

Dr. Hasbi Aslan

Mutlak Güç Paradoksu ve Gerçeklikten Koparılan Toplumların Geleceği

Vaktiyle bir akademisyen olduğumu unutmama az kaldı. Tümüyle bunu unutmadan zihnimde kalan son düşünme kırıntılarıyla toplumsal gerçekliğimiz ile ilgili zaman zaman aklımı kurcalayan konuları yazmak geçiyor içimden ve kendimi bu ihtiyaçtan alıkoyamıyorum?

Özellikle son 10 yıldır toplumsal gerçekliğimiz mutlak gerçeklik arasındaki ilişkini siyaset bilimi, sosyoloji ve siyaset felsefesi perspektifleriyle ele almak ve sohbet etmek fikri çok ağır basıyor?

O halde, bizi düşünmekten alıkoyan, eleştirmekten ve eleştirilmekten uzaklaştıran "mutlak güç paradoksu" ile başlamak isterim: Mutlak güç paradoksu günümüz toplumları için yalnızca siyasal bir mesele değil; toplumların hakikat algısını, ahlaki muhakeme yeteneğini ve gelecek tasavvurunu doğrudan etkileyen çok katmanlı bir olgu olarak hayati bir konu olarak karşımıza çıkıyor!

Akademik çalışmalarımda sıkça incelediğim ve beni çok etkileyen 'ihtiyaçların doğuştan değil, inşa edilmiş olduğunu savunan'Jean Baudrillard'dan hareketle, düşüncelerimi ve algılarımı neyin inşa ettiğini ve yönlendiğine yönelik ortaya koymuş olduğu eleştirel fikirlerinden yol çıkarak şu gerçeği çok iyi anlıyoruz: Toplumlar bazen gerçekliği kaybetmezler; onun yerine geçecek yeni bir "gerçeklik görüntüsü" üretirler. Böylece insanlar yaşadıkları dünyayı değil, kendilerine sunulan dünyayı gerçek sanmaya başlarlar.

Bu nedenle günümüzde birçok toplumun karşı karşıya olduğu en büyük sorun bilgi eksikliği değil, hangi bilginin gerçek olduğuna karar verebilme yetisinin aşınmasıdır. Hakikatin bulanıklaştığı yerde ise yalnızca siyasal tercihlerin değil, toplumsal vicdanın da yönünü kaybetmesi kaçınılmaz hale gelir.

Siyasal ve toplumsal tarih incelendiğinde, gücün mutlaklaşmasının yalnızca yönetim mekanizmalarını değil, aynı zamanda toplumların hakikatle kurduğu ilişkiyi de dönüştürdüğü görülmektedir. Bu durum, literatürde "mutlak güç paradoksu" olarak adlandırılabilecek bir olguyu ortaya çıkarmaktadır. Paradoksun özü; düzen, güvenlik ve istikrar sağlama iddiasıyla merkezileşen gücün, zamanla eleştirel düşünceyi, çoğulculuğu ve toplumsal denetimi zayıflatarak kendi meşruiyet zeminini aşındırmasında yatmaktadır.

Mutlak gücün en belirgin etkilerinden biri, toplumsal gerçekliğin yeniden inşa edilmesi sürecidir. Güç merkezleri, olayları ve olguları yalnızca yönetmekle kalmaz; onların nasıl algılanacağını da belirlemeye çalışır. Bu noktada hakikat, nesnel bir olgu olmaktan çıkarak iktidarın ürettiği ve dolaşıma soktuğu bir anlatıya dönüşebilir. Böyle bir ortamda toplum, yaşanan olayların nedenleri ile sonuçları arasındaki bağı sağlıklı biçimde kuramaz hale gelir. Gerçeklik ile algı arasındaki mesafenin açılması, bireylerin dünyayı anlama kapasitesini zayıflatırken, kolektif aklın da işlevsizleşmesine neden olur.

Empati, adalet ve ahlaki muhakeme gibi toplumsal yaşamın temel sütunları da bu süreçten doğrudan etkilenir. Çünkü sürekli olarak belirli söylemlere maruz kalan bireyler, zamanla olayları evrensel etik ilkeler üzerinden değil, kendilerine sunulan ideolojik çerçeveler üzerinden değerlendirmeye başlarlar. Böylece adaletsizlik sıradanlaşabilir, eşitsizlik normalleşebilir ve toplumsal vicdan giderek duyarsızlaşabilir. Hannah Arendt'in "kötülüğün sıradanlaşması" kavramında işaret ettiği üzere, bireyler çoğu zaman kötülüğün aktif faili olmaktan ziyade, ona karşı duyarsızlaşan pasif tanıkları haline gelirler.

Gerçeklikten sistematik biçimde uzaklaştırılan bir toplumun geleceği ise ciddi belirsizlikler taşır. Çünkü geleceği öngörebilmek, mevcut koşulları doğru okuyabilme yeteneğine bağlıdır. Hakikat duygusunun aşındığı toplumlarda kamusal kararlar bilgiye değil kanaatlere, kanıtlara değil inançlara ve eleştirel değerlendirmelere değil duygusal yönlendirmelere dayanır. Bu durum yalnızca siyasal alanı değil; eğitimden ekonomiye, kültürden hukuka kadar bütün toplumsal kurumları etkileyen yapısal bir kırılma yaratır.

Böylesi bir ortamda toplumlar, karşı karşıya kaldıkları sorunların gerçek nedenlerini tespit etmekte zorlanır. Sorunların kaynağı yerine semptomlarıyla mücadele edilir; çözüm üretmek yerine suçlu arama refleksi güçlenir. Sonuç olarak toplumsal enerji, ilerlemeyi sağlayacak ortak hedeflere değil, yapay kutuplaşmalara ve kimlik çatışmalarına yönelir. Bu süreç uzun vadede toplumsal dayanışmayı zayıflatırken, demokratik kültürü de aşındırır.

Mutlak güç paradoksunun en tehlikeli yönü, toplumun kendi gerçekliğine yabancılaşmasıdır. Gerçekliği doğru okuyamayan bir halk, geleceğini de sağlıklı biçimde inşa edemez. Çünkü hakikatle bağını kaybeden toplumlar, yönlerini kaybetmiş gemilere benzerler; hareket ediyor gibi görünseler de hangi istikamete gittiklerini bilmezler. Bu nedenle özgür düşüncenin, bağımsız bilginin, eleştirel aklın ve çoğulcu kamusal tartışmanın korunması yalnızca demokratik bir tercih değil, aynı zamanda toplumsal varlığın sürdürülebilmesi için tarihsel bir zorunluluktur.

Sonuç olarak mutlak gücün yarattığı en büyük tahribat, kurumların zayıflaması veya özgürlüklerin daralması değildir; bunların da ötesinde, toplumun hakikati algılama kapasitesinin aşınmasıdır. Hakikatin yerini algının aldığı, eleştirinin yerini itaatin doldurduğu ve sorgulamanın yerini kabullenişin aldığı bir toplumsal yapı, kısa vadede güçlü görünebilir. Ancak uzun vadede böylesi bir yapı, kendi gerçekliğini göremediği için geleceğini de sağlıklı biçimde kurma imkanını kaybetme riskiyle karşı karşıya kalır.