
İnsanoğlu, tarihsel deneyimlerinin süzgecinden geçerek bugün daha planlı, öngörülebilir, sürdürülebilir ve güvenli bir yaşam arayışındadır. Bu arayış, yalnızca bireysel tercihlerle değil; aynı zamanda hukuk, demokrasi ve bilim gibi evrensel ilkelerle şekillenen bir toplumsal düzenin varlığıyla mümkündür. Ancak modern toplumda birey, ilgi duymasa dahi siyaset başta olmak üzere birçok alanın doğrudan etkisi altında yaşamaya mecbur kalmaktadır.
Siyaset, ideal koşullarda toplumsal düzeni hukuk çerçevesinde yöneten bir araç olmalıdır. Ne var ki, manipülasyona açık yapısı nedeniyle bu alan çoğu zaman toplumsal gerilimlerin üretildiği bir zemine dönüşebilmektedir. Özellikle son yıllarda, ekonomik sorunların derinleştiği; işsizlik, yolsuzluk ve liyakat eksikliği gibi başlıkların gündemden düşmediği bir ortamda, siyasal dilin sertleştiği ve ötekileştirici söylemlerin yaygınlaştığı gözlemlenmektedir. Eleştiri kültürünün yerini suçlama, tartışmanın yerini yaftalama aldığında, hukuk devleti ilkesi de kaçınılmaz olarak zedelenmektedir.
Oysa demokratik bir toplumda bireyin neyi seveceği, neye inanacağı ve neyi savunacağı; baskıdan uzak, özgür düşünceye dayalı bir zeminde şekillenmelidir. Bu zeminin teminatı ise hukukun üstünlüğü ve bilimsel aklın rehberliğidir. Bugün ihtiyaç duyduğumuz şey, yüzeysel söylemlerle kendimizi avutmak değil; eleştirel düşünceyi merkeze alarak gerçeklerle yüzleşme cesaretidir.
Geçmişte sıkça dile getirilen "birlik ve beraberliğe en çok ihtiyaç duyduğumuz zamanlar" gibi ifadelerin, çoğu zaman içi boşaltılmış bir retorikten ibaret kaldığını bugün daha net görebiliyoruz. Bilimsel veriye dayanmayan, planlama ve öngörü içermeyen yaklaşımlar; toplumsal sorunları çözmek yerine derinleştirmiştir. Bu durum, yalnızca siyasi söylemlerde değil; kültürel üretimden sosyal ilişkilere kadar geniş bir alanda kendini göstermektedir.
Toplumsal davranış kalıplarımız, dilimiz ve tercih ettiğimiz anlatılar; aslında demokrasi kültürünü ne ölçüde içselleştirdiğimizin bir yansımasıdır. Eğer farklı olana tahammül edemiyor, eleştiriyi düşmanlık olarak algılıyor ve liyakati göz ardı ediyorsak; burada bir sistem sorununun yanı sıra bir zihniyet sorunu da var demektir.
Tarihsel olarak mutlak otoritenin hâkim olduğu dönemlerde, bireyin iradesinin sınırlandığı bilinmektedir. Ancak günümüzde, bilgiye erişimin bu denli kolaylaştığı bir çağda, aynı zihinsel kalıpları sürdürmek kabul edilebilir değildir. Bilimsel düşünce; sorgulamayı, kanıt aramayı ve doğruyu eğip bükmeden savunmayı gerektirir.
Artık açıkça görülmelidir ki; coğrafi avantajlar, stratejik konum ya da potansiyel projeler tek başına bir toplumun refahını garanti etmez. Bunları anlamlandıracak olan; hukuka bağlı, demokratik değerlere saygılı ve bilimsel aklı rehber edinen liyakatli bireylerdir. Bu niteliklere sahip bir yönetim anlayışı tesis edilmeden, yaşanan sorunların kalıcı biçimde çözülmesi mümkün değildir.
Bugün sormamız gereken temel soru şudur: Daha kaç deneyim, daha kaç kriz ve daha kaç kayıp, bizi hukukun üstünlüğüne, demokratik olgunluğa ve bilimsel gerçekliğe tam anlamıyla yöneltecek?
Saygılarımla.